*Linnie Greene’in 30 Kasım 2016 tarihli ve https://theestablishment.co/i-am-not-a-rape-victim-i-contain-multitudes-11d3dd34149c linkli yazısının çevirisidir. Bu sefer ben çevirmedim, çevirmen kahramanımız isimsiz yayınlanmasını istedi, kendisine sonsuz teşekkürler!

**İçerik uyarısı: cinsel istismar

***okurken dinlemelik: https://www.youtube.com/watch?v=hx7FN1LHphk

 

0_jAJ_RCj56NsFR7HP

Cenin pozisyonundayım, pencereden sırtıma gelen hava akımına karşı bir karides gibi kıvrılmış vaziyette. Bir yıl önce yurttaki odamda ve evdeki, ebeveynlerimin evindeki büyük yatağımda bir denizyıldızı gibi yayılırdım, parmaklarım şiltenin her köşesine uzanırdı.

(Bu, yazacağım en zor şey; bu, yazacağım en önemli şey.)

Hepimiz utangaç ve sersemlemiş haldeyiz. Herkesin bizi bir arada göreceği -sanırım kasıtlı olarak- şehir merkezindeki kafeye gidiyoruz ve benimkini sonradan çocukluk odamda kusacağım kahveler eşliğinde, gergin bir biçimde gülüp eğleniyoruz. Ben, birkaç saat önce gerçekleşen şeyi oradaki herkesin hissedip hissetmediğini, akşamdan kalma bedenlerimizin uzuvlarından onu anlayıp anlamadığını merak eder halde, üçlü seks hakkında şakalar yapıyorum. Gözlerinin altında yarımay şeklinde morluklar olan en yakın arkadaşım, beni, hiçbir şeyin değişmemiş olduğu ve köpeğin de sanki uslu bir kızmışım gibi halen elimi kokladığı evime götürüyor. “Uslu çocuk!” diyorum ve bunda ciddiyim. Sonra beni üst kata kadar takip ediyor ve beraberce dolabın içerisine yıkılıp kalıyoruz, eski elbiseler ve yük kazakların arasına tıkılmış şekilde.

Sonuçlar, bir örtü yatağın üzerine düşercesine gömüldü, hareket geçici olarak durdu, kıvrımlar düz yüzeyin üzerine kırışıklıklar halinde yerleşti. Neredeyse hiç kullanılmayan küvetin içerisinde çömeldim ve boş evin bile benim varlığımı fark etmeyeceği kadar derine battım; başımı, suyun küveti dolduracağı yere kadar batırdım.

Birkaç dakika sonra, sonradan panik atak olduğunu öğreneceğim şeyin ortasında, başım bacaklarımın arasında ve kalbim kendisinden daha hızlı koşma yarışındayken, üst kattaki koskoca bir ayna duvardan söküldü ve gürültülü bir biçimde yere düştü. Lisedeki en iyi iki arkadaşımı çağırdım; bu yaz hepimiz, üniversite yarıyılları arasında kendi memleketimizde kalmaktayız ve içeri girip bir davetsiz misafiri arayacak kadar cesur ya da aptal oluncaya dek garaj yolunda birlikte bekledik. İçeride hiç kimse yoktu. Ayna kendi isteğine göre davranmıştı ve ona baktığımda, ağlamaklı Alice Cooper makyajımı gördüm, siyah eyeliner’ın mumsu çizgilerini. O evdeki tek şey bendim ve gerçekleşmiş olan şeydi, adını koyamadığım şey.

Söz konusu gece ufak parçalar halinde aklıma geliyor ve beynimdeki depolara benim iznim olmaksızın kartpostal gönderiyor. Üçümüz yerdeyiz, Allen Ginsberg’ün Uluma’sını yüksek sesle okuyoruz. Bu şiiri – üniversiteye dair bir leke, daha aptal hallerimize bir övgü- duyduğumda hala sayfaları konfetiler halinde yırtmayı istiyorum. Viski shot’lar, hayran olduğum bir seramik kase içerisinde umulmadık maddelerle karıştırılmış içecekler. Arkadaşım beni banyoya doğru çekiyor ve “Birazdan ne olacağını biliyor musun?” diye soruyor. Sonra ne dediğimi hatırlayamıyorum; yalnızca, arkadaşımın hevesle kabul ettiğimi söylediğini hatırlıyorum ve ona inandım. Halen de inanıyorum. Gençtik. Hepimiz sarhoştuk. Çok aptaldık. Gerçekleştiğinde, zevk almış gibi davrandım.

Tecavüz” sözcüğü bir kesinliğe, fiziksel zorlamaya ve küçük bir bilekte çiçekler gibi açan zedelenmelere tahsis edilmeli. Bana olan bu değildi. Bana olan, sonrasında, tüm gün boyunca uyumak ya da hiç uyumamak arasında gidip gelmekti. Ebeveynlerimin alt katta olmadıklarını bildiğim zamanlarda kilerden aşırdığım yiyeceklerle ve odamdaki onlarca yıllık televizyonda VH ve E! izleyerek yaşamımı sürdürdüm; televizyonun yuvarlaklaşmış köşeleri çocukluğumdan yadigar. Çok fazla kustum. Kilo verdim. Hiçbir şey yapmadım. Bizimkiler bir şeylerin ters gittiğini fark etmişti fakat dikkatleri dağılmış bir haldeydiler. Büyükbabam Alzheimer’dan ölmekteydi, gereğinden fazla büyük olan evimizin bir çatıya ihtiyacı vardı ve ben de somurtkan bir misafirdim, ergenlik ve yetişkinlik arasında geçirdiğim zor yılları tekrar ediyordum.

Büyükbabamı görmeye neden gidemediğimi, neden giyinip kuşanmamış olduğumu ve önceden kararlaştırılan saatte neden hazır olmadığımı onlara anlatmaya çalışırken o kelimeyi kullandım. Güçlükle hareket edebiliyordum. “Tecavüze uğradım” dedim usulca. Bunu birçok kez tekrarlamak zorunda kaldım ve annem çığlık atarak polisi arayacağını söyledi. Aramaması için ona yalvardım; annem ve üvey babam, ağlayarak, bakımevine gitmek için evden ayrıldılar ve ben yine bir başımaydım; ben ve o ayna.

Babamla bir kahvecide buluştuk ve bana dedi ki: “Emin misin? Bazen insanlar çok fazla içer ve bazı seçimler yapar…”. Sesi kısılmıştı. Onu dinlemeyi bıraktım. Hiçbir şeyden emin değildim.

Zar zor hatırladığım o geceyi nasıl adlandıracağımı halen bilmiyorum; yaşadığım bir geceyi ifade etmek için pek çok kelimem var oysa. O ilk yazdan yıllar sonra, yurttaki odamdan kampüs dışındaki bir daireye ve kampüsün daha da uzağındaki bir daireye taşındığımda, üniversitedeki erkek arkadaşıma bir şamandıraya tutunur gibi tutundum, akıntıya kapılmıştım ve boğuluyordum. Olaylar şizoid bir elektrik düğmesi gibi birçok kez yanıp söndükten sonra nihayet ayrıldık. Ben ağlarken ve ölmek istediğimi söylerken, o ise Japon şiltemin üzerine “bir arkadaş olarak” yattı ve çok geçmeden, yeni yakışıklısıyla toplum içerisinde ilk defa göründüğü bir partiye çıkageldiğimde beni tamamen yıktı. O gece otoparkta ona hüngür hüngür ağlamıştım, bu esnada arkadaşlarımızın bazıları bizi izliyordu ve sonunda, beni ondan uzaklaştırmak için dışarı çıktılar, benim adıma utanmışlardı. Hiçbir odada ikimize birden yetecek kadar hava yoktu. Ben dehşet saçıyordum, hep sarhoştum ve onun bana edemediği yardımı istiyordum sürekli.

Daha sonraları, sayısız adamla seviştim. Yediğim ucuz erişte paketleri gibi tükettim onları. Hiç kimse bana zarar veremiyordu; idare bendeydi. Eski en iyi arkadaşım gibi başka kadınlar buldum ve birbirimizi; uyuşturucu, bacaklarımızı sütun gibi gösteren ufak pullu elbiseler ve şehirde, tan ağarırken sona eren, bitkin düşme noktasına gelene kadar yaşadığımız geceler için kullandık.

Erkekler toplu halde bana doğru uçuyordu, tıpkı güvelerin bir aleve uçtuğu gibi; ben de onların hepsini yakıt olarak yaktım. Hiçbir zaman yalnız değildim. Ne zaman tek başıma, uykusuz bir biçimde yatamıyor olsam, ikinci bir yatağa sahip olabiliyordum.

Olay birkaç yıl sonra tekrar gerçekleşti fakat ben mezun olduktan ve nazik, bahçeyle ilgilenen müzisyenler ve sanatçılarla dolu bir eve yerleştikten sonra. Şehrin derinliklerindeki bir ev partisinde, genç erkeklerden biri hariç herkesten daha çok içmiştim ve sevişmek için yerdeki eski şiltenin, çok kullanılmış bir düşme minderinin üzerine birlikte yattığımızda üzerime çıktı ve pantolonunun cebindeki, folyoyla kaplı kondoma ulaştı.

Oral sekse geldiğimizde “Hayır” dedim ve onun aklındakinin gerçekleşeceğini anladım. Yine heba olmuştum, tükenmiştim, havalı arkadaşlarımın çevresinden ayrılmayan bu yapışkan sülükle yavan bir seks ilgimi çekmiyordu.

Sorusunu birkaç defa başka cümlelerle tekrarladı ve yine de devam etti; ben ise, o işini bitirene dek sessizce teslim oldum. Uyuyakalmıştım ve birkaç saat sonra uyandığımda, onu odanın diğer tarafındaki sandalyede pineklerken buldum. “Neden oradasın?” diye sordum; bana, iğrenmiş bir şekilde, alay ederek gülümsedi ve sigara içmek için dışarı çıktı. Arabayla gittiğini duydum ve ben de birkaç dakika sonra arka kapıdan çıktım, başka biri uyanmadan önce eve dönerken kilometrelerce yol yürüdüm.

Önceki gece soyunmamıştık bile, fermuarları açarak hallettik ve adam, yerinden oynatılamayan bir taş gibi ağırdı.

Dünyaya anlam vermek adına hikayeler anlatırız. Birkaç yıl önceki yaz mevsiminde, eve hep berbat halde ve o ilk seferden sonra dışarıdan nasıl göründüğümü kafamda canlandırdığım gibi yara bere içerisinde dönüyordum. Teneke çatıların üzerine tırmanıyor ve sarhoş halde yere düşüyordum, en başta yaşamış olduğum hayata dair bu izleri nasıl edindiğimi unutarak. Evde yataktayken, yara izlerimi dizimden ayak parmağıma, alnımdan önkoluma kadar takip ederek, takımyıldızlar gibi saydım. Def edemediğim içsel yaşamın sembolleriydi, kirli bir akvaryummuşum gibi içimde yüzdüklerini hayal ettiğim kusurlardı onlar.

Kendi hikayemi anlatmıyorum çünkü onun bacakları da benimkiler gibi titrek, çünkü siyah kurdele gibi makaradan çıkmış her tür sonucun tam da hak ettiğim gibi olduğunu duymaktan korkuyorum. Birisinin bana, bunu benim istediğimi söylemesinden korkuyorum; kendimi onlara inanmaya ikna etmekten korkuyorum. Hikayemi anlatmıyorum çünkü eğer anlatsaydım, hikayemin ne kadar kötü olduğuna karar vermem gerekecekti; hayatımın akışını değiştiren bir göktaşı ya da bir sıkıntı; kadınların yaşadığı, regl kanı lekeleri ya da yürürken laf atılması gibi bir şey.

İçkilerinizi içip bitirdiğinizde, yere saçılmış oldukları için, ertesi gün şişeleri toplamak zordur. Mecazlarımı tükettim ya da makaradan akıp giden bir film gibi, hepsi bulanıklaşıncaya kadar kullandım onları. Dinlenmek için tren raylarının üzerine yatmış olan kız. Ormana girmiş olan, gözünü dört açmış ve kırmızı pelerin giyen kız. Shakespeare’in çalışmalarındaki bir kadın karakter gibi, belayı penceresine çağıran kız fakat yalnızca, bela elinde bir hançerle balkona tırmandığında, geriye doğru tökezleyen bir kız.

Margaret Atwood’un bir şiiri vardır, şöyle der: “Bir sözcüğün ardından bir sözcük / Ardından bir sözcüktür güç”. “Tecavüz” sözcüğü yetersiz kalıyor. Kelime dağarcığındaki eksiklik, hakikati inşa etmeyi zorlaştırıyor sadece. Bu sözcük beni bir kurban haline getiriyor ve yazlık evdeki “ay-gözlü” kızı ve diğer genç adamı, çok fazla dökülen bir boya gibi, benim failliğimin kabuğunu soymaya niyet etmiş sabotajcılar haline getiriyor. İkinci adamı da bir canavar haline getiriyor (belki de öyledir). Onların yalnızca ihmalkar olduğunu düşünüyorum. Peki bu beni ne yapıyor? Bir “hayatta kalan” mı? Bir istatistik mi? Bir oyunbozan mı? Normal mi yapıyor? Her tür şey için özlü tabirler mevcut – evimdeki kitap yığınları (Japoncada tsundoku), karşılıksız aşk hissi (Fransızcada la douleur exquise). Bununla birlikte, bahse konu olan o anlar ve idrakımı aşıp ani bir yumruk gibi doğruca bağırsaklarıma giden hatıralar söz konusu olduğunda, güçsüz düşüyorum. Yazarken, ağzıma safra tadı geliyor.

Başkalarının dayattığı hikayeler hiçbir anlam ifade etmiyor, “Emin misin?”ler, “Herkes hata yapar.”lar. Akıl sağlığımdan şüphe edecek biçimde manipüle edildim¹; ben de kendime aynısını yapıyorum. Yığınla tabir var fakat hiçbiri doğru değil. Her gün kelimelerle meşgul oluyorum ama yine de pençeleşiyorum. Hiçbiri yeterli değil. Pek çok farklı şeyi kendimizde barındırırız ve ben tek bir sözcükten daha fazlasıyım. Ben bütün bir hikayeyim, yazılmış, yeniden yazılmış, sürekli gözden geçirilmiş bir hikaye.

¹https://ezgiepifani.wordpress.com/2016/11/19/bir-istismar-yontemi-olan-gaslighting-hakkinda-ogrendigim-10-sey/

 

 

 

Reklamlar